


Çünkü benim siyaset anlayışımda partiler sadece seçim kazanan yapılar değil; belli bir dünya görüşünü, ideali, toplumsal yaklaşımı ve siyasi hafızayı temsil eden kurumlardır.
Elbette siyasette geçişler tamamen anormal değildir. Demokratik sistemlerde insanlar fikir değiştirebilir, partiler dönüşebilir, siyasi tercihler zaman içinde farklılaşabilir. Ayrıca yerel siyasette bazı belediye başkanlarının “hizmet üretmek”, “merkezi yönetimle uyumlu çalışmak” veya “şehir için yatırım almak” gibi gerekçeler ve özel durumlarıyla parti değiştirmesi de belli ölçüde anlaşılabilir.
Pratikte bu durumun ne kadar kolay tolere edildiğini bana yıllar önce bir Dem Partili avukat arkadaş anlatmıştı: “Başkan, sizin partiye geçmek çok kolay. Ben ‘AK Partiliyim’ deyip geçiyorsun. Geçer geçmez de geçmişin, söylemlerin yüzüne vurulmaz ve üst düzey görevler de verilebilir.” O zaman bu sözün haklılığı karşısında ses çıkaramamıştım; çünkü siyasette, özellikle güçlü bir merkezde, geçmişin bazen pratikte göz ardı edilebildiğini görmek kaçınılmaz.
Ancak mesele birkaç istisnai örneğin ötesine geçtiğinde, konu artık bireysel tercihten çıkar ve siyasetin anlamını tartışmaya açar. Çünkü seçmen sandığa giderken yalnızca bir kişiye değil, aynı zamanda bir siyasi kimliğe, bir söyleme ve bir anlayışa oy verir. Eğer seçim boyunca birbirine alternatif olarak sunulan siyasi çizgiler seçimden bir süre sonra kolayca iç içe geçebiliyorsa, seçmenin zihninde şu soru oluşur:
“Seçim döneminde anlatılan siyasi farklılıkların ne kadarı gerçekten ilkeseldi?”
Saadet, Yeniden Refah, Gelecek, DEVA ve biraz daha geniş alınırsa Anahtar, BBP veya MHP gibi partilerden AK Parti’ye geçişi belirli bir ideolojik yakınlık çerçevesinde açıklamak mümkündür. Çünkü bu partilerin tabanları arasında muhafazakâr sağ siyasete dair ortak sosyolojik kümeler vardır. Fakat CHP ile AK Parti arasındaki siyasi ayrım, yıllardır yalnızca parti rekabeti değil; aynı zamanda farklı toplumsal dillerin ve farklı siyasal reflekslerin rekabeti olarak sunuldu. Bu nedenle CHP’den AK Parti’ye, AK Parti’den CHP’ye gerçekleşen geçişler, birçok seçmenin zihninde doğal bir siyasi akıştan çok, ilkelerin esnemesi hissini oluşturuyor.
Burada asıl mesele kişilerin parti değiştirmesi değil; siyasetin ideolojik ve ahlaki zemininin giderek belirsizleşmesi. Çünkü her transfer aynı zamanda şu soruyu da beraberinde getiriyor:
“Eğer bu kişiler bugün rahatlıkla başka bir siyasi çizgiye geçebiliyorsa, aday belirlenirken hangi siyasi ölçüler esas alındı?”
Bu da doğal olarak partilerin kendi iç muhasebesini gündeme getiriyor. Çünkü bir belediye başkanının seçildiği partiden kısa süre içinde ayrılması yalnızca bireysel bir karar değil, aynı zamanda aday tercihine dair bir özeleştiri ihtiyacıdır. Eğer ortada yanlış bir tercih varsa, bu tercihin sorumluluğunu kim üstleniyor? O adayları belirleyen siyasi mekanizmalar neyi yanlış okudu?
Bazıları siyasetin artık ideolojiler üzerinden değil, pragmatizm ve hizmet üzerinden yürüdüğünü savunabilir. Ancak eğer siyaset tamamen pragmatik hale gelirse, parti aidiyetinin, siyasi mücadelenin ve yıllarca savunulan fikirlerin anlamı da zayıflamaya başlar. Çünkü teşkilat mensupları sadece seçim kazanmak için değil, inandıkları bir çizgiyi temsil etmek için emek verirler. Karşıt olarak anlatılan siyasi aktörlerin kısa süre sonra aynı çatı altında buluşması ise sahadaki insanlarda doğal olarak bir anlam boşluğu oluşturur.
Bu durum uzun vadede yalnızca seçmenin değil, siyasetin kendisinin de güvenilirliğini aşındırır. Çünkü insanlar partilere sadece güçlü oldukları için değil, temsil ettikleri değerler nedeniyle bağlanırlar. Eğer siyasi sınırlar tamamen geçirgen hale gelir ve ideolojik farklılıklar kolayca önemsizleşirse, siyaset fikirlerin yarışından çok pozisyonların dolaşımına dönüşür.
Ve günün sonunda geriye şu temel soru kalır:
Eğer ideolojik sınırlar bu kadar kolay aşılabiliyor ve siyasi kimlikler bu kadar hızlı değişebiliyorsa, seçmenin parti tercihlerini anlamlı ve değerli kılan şey tam olarak nedir?

