


Sanki hayat, henüz yaşanmamış bir anın içinde gizlenmiştir de o an geldiğinde her şey tamamlanacak, her şey anlam kazanacaktır. Oysa zamanın en büyük aldatmacası tam da budur: gelecek vaadiyle, şimdiyi sessizce elimizden çalmak.
Beklemek, insanın varoluşsal kaderidir belki de. Çocuk, büyümeyi bekler; genç, fırsatlarını; yaşlı, son huzurunu. Her çağ, bir sonraki anı özler. Ama bu özlem içinde, hayatın en canlı yerinde —şimdi’de— bulunamayız.
Gelecek, her zaman biraz ötede durur; elini uzatsan dokunamayacağın kadar yakın, ama bir ömür sürecek kadar uzak…
Zaman, görünmeyen bir ırmak gibi akarken biz onun kenarında, suyun berraklığını değil, karşı kıyıyı düşleriz. “Bir gün” deriz; “bir gün huzurlu olacağım”, “bir gün mutlu olacağım”, “bir gün yaşayacağım.”
Ama o “bir gün”, hep başka bir günün ertesi olur. Ve biz, her yeni sabahı, bir başka geleceğe yatırırken asıl sermayemiz olan “şimdi”yi yitiririz.
Belki de asıl bilgelik, beklememeyi öğrenmektir.
Zamanın bir çizgi olmadığını, bir halkadan ibaret olduğunu fark etmektir: geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anın farklı nefesleridir. Yaşam, yalnızca içinde bulunduğumuz bu nefeste, bu saniyede, bu sessizlikte vardır.
Şimdi’nin kıymetini bilmeyen, geleceği de kaçırır. Çünkü gelecek, her zaman bir “şimdi”nin devamıdır.
O halde, zamanı kovalamak yerine onu duymayı denemeliyiz — kalbimizin ritminde, bir kuşun kanat sesinde, bir dostun gülüşünde.
Hayat, beklenen bir şey değil; yaşanan bir şeydir.
Ve belki de bütün mesele, zamanı geçirmemek; zamanın içinden geçmek değil, zamanın içinde kalabilmektir.
İdris BOZKURT
Sosyolog


