BIST 100
14.585,31 0,49%
DOLAR
48,0825 0,10%
EURO
56,1576 0,09%
GRAM ALTIN
7.180,68 1,03%
FAİZ
40,85 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
106,89 0,32%
BITCOIN
77.402,00 0,00%
GBP/TRY
65,6310 0,14%
EUR/USD
1,1671 -0,07%
BRENT
92,84 -1,64%
ÇEYREK ALTIN
11.740,42 1,03%
Siirt Açık
Siirt hava durumu
35 °
Reklam

Zamanın Tiranlığı

İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde zaman bugünkü kadar değerli olmadı.

Reklam
ea9ecc27-f3ec-4ad0-a7dd-925f60b5bbb8-295x443-1-1
Reklam

Ve belki de hiçbir dönem, insan bugünkü kadar zamansız yaşamadı.

Ne garip bir çelişki…

Saatlerimiz çoğaldı.

Takvimlerimiz dijitalleşti.

Telefonlarımız bize her dakikayı hatırlatıyor.

Akıllı saatler attığımız adımları, uyuduğumuz saatleri, kalp ritmimizi, hatta nefes alışverişimizi bile ölçüyor.

Fakat bütün bu ölçümlerin arasında unuttuğumuz bir şey var.

Zamanı ölçmeyi öğrendik.

Ama zamanı yaşamayı unuttuk.

Modern insan artık zamanı hissetmiyor.

Onu yalnızca yönetmeye çalışıyor.

Her dakika bir göreve ayrılıyor.

Her saat bir toplantıya.

Her gün yeni bir hedefe.

Takvimler doldukça insanlar kendilerini daha önemli hissetmeye başlıyor.

Boş bir gün, neredeyse suçluluk duygusu uyandırıyor.

Hiçbir plan yapmadan geçirilen bir pazar günü bile çoğu zaman "boşa geçmiş zaman" olarak görülüyor.

Oysa insanlık tarihinin en büyük düşünceleri, en derin sanat eserleri ve en güçlü dostlukları acele içinde doğmadı.

Hiçbir büyük filozof, düşüncelerini iki toplantı arasındaki on dakikalık boşlukta geliştirmedi.

Hiçbir şair, ruhunu elektronik postaların arasında bulmadı.

Hiçbir çocuk, anne ve babasının takviminde kendisine ayrılmış on beş dakikalık zaman diliminde büyümedi.

Hayat, planlanabilir.

Ama yaşamak planlanamaz.

Modern çağ zamanı yalnızca ölçmedi.

Onu ekonomik bir değere dönüştürdü.

Artık "vakit nakittir" sözü yalnızca bir atasözü değildir.

Bir yaşam biçimidir.

İnsan, her dakikasını kazanca çevirmesi gereken bir yatırım aracı gibi görmeye başladı.

Dinlenmek bile üretken olmanın hazırlığı olarak sunuluyor.

Uyku, ertesi gün daha verimli çalışabilmek için gerekli.

Spor, daha uzun süre çalışabilmek için gerekli.

Tatil, daha motive dönebilmek için gerekli.

Kitap okumak, kariyere katkı sağlayacaksa değerli.

Yeni bir dil öğrenmek, maaşı artıracaksa anlamlı.

Peki ya yalnızca ruhunu beslemek için yapılanlar?

Onların bu dünyada bir karşılığı var mı?

Bir ağacın gölgesinde saatlerce oturmanın ekonomik değeri nedir?

Yağmuru seyretmenin getirisi kaç liradır?

Çocuğunla yere oturup oyuncaklardan hayali bir şehir kurmanın yıllık performans değerlendirmesine katkısı nedir?

Modern sistem bu sorular karşısında sessizdir.

Çünkü piyasa, yalnızca üretimi hesaplar.

İnsan ruhu ise anlamla yaşar.

Eskiden insanlar güneşin doğuşuyla uyanırdı.

Akşam olduğunda dinlenirdi.

Mevsimler zamanı belirlerdi.

Toprak, yağmur ve rüzgâr insanın ritmini oluştururdu.

Bugün ise zamanı doğa değil, ekranlar belirliyor.

Sabah alarm sesiyle uyanıyoruz.

Güne ilk baktığımız şey gökyüzü değil, telefon ekranı oluyor.

Daha gözlerimizi tam açmadan e-postalarımıza bakıyoruz.

Mesajlarımızı kontrol ediyoruz.

Gündemi tarıyoruz.

Henüz güne başlamadan zihnimiz onlarca bilgiyle doluyor.

İnsan daha kahvaltısını yapmadan yorgun hissediyor.

Çünkü modern çağ, beden çalışmadan önce zihni çalıştırıyor.

Ve zihni hiç durdurmuyor.

Zamanın tiranlığı yalnızca çalışan insanı etkilemiyor.

Çocukları da etkiliyor.

Eskiden çocukların en büyük işi oyun oynamaktı.

Şimdi onların da takvimleri var.

Okul…

Kurs…

Yabancı dil…

Müzik…

Spor…

Etüt…

Deneme sınavları…

Hafta sonları bile boş değil.

Çocuklar oyun oynayacak zamanı değil, programlarını konuşuyor.

Çocukluk bile performansın gölgesinde büyüyor.

Oysa oyun, çocuğun zamanı boşa harcaması değildir.

Kendisini inşa etmesidir.

Boşluk, gelişimin düşmanı değildir.

Hayal gücünün evidir.

Fakat modern dünya boşluğu tehlikeli buluyor.

Çünkü boş zaman, kontrol edilemeyen zamandır.

Ve kontrol edilemeyen her şey sistem için verimsiz görünür.

Zamanın tiranlığı aileyi de sessizce dönüştürdü.

Aynı evde yaşayan insanlar, aynı zamanı yaşamıyor.

Baba sürekli işle meşgul.

Anne yetişmesi gereken onlarca sorumluluğun arasında.

Çocuk odasında ekran başında.

Aynı çatı altında üç ayrı dünya kuruluyor.

Akşam yemeği artık sohbetin değil, aceleyle tamamlanması gereken bir görevin parçası oluyor.

Masada sessizlik var.

Ama herkes meşgul.

Kimisi telefonunda.

Kimisi ertesi günü düşünüyor.

Kimisi zihnindeki yorgunluğu susturmaya çalışıyor.

Bir aile, aynı masada oturuyor.

Ama aynı zamanı paylaşamıyor.

Çünkü birlikte olmak ile aynı anda aynı mekânda bulunmak aynı şey değildir.

İnsan, zamanını verdiği kişiye hayatından bir parça verir.

Zamanını esirgediği kişiden ise yavaş yavaş uzaklaşır.

Modern insanın en büyük yanılgılarından biri de zamanı kazanabileceğine inanmasıdır.

Daha hızlı internet…

Daha hızlı ulaşım…

Daha hızlı bilgisayarlar…

Daha hızlı üretim…

Her şey hızlandı.

Peki insanın kendisine ayırdığı zaman arttı mı?

Hayır.

Kazandığımız her dakika yeni görevlerle dolduruldu.

Boşluklar işgal edildi.

Sessizlik bildirim sesleriyle kaplandı.

Beklemek unutuldu.

Sabretmek zayıflık sayıldı.

Yavaşlamak başarısızlık gibi gösterildi.

Oysa tabiatın hiçbir yerinde acele yoktur.

Bir ağaç bir gecede büyümez.

Bir nehir koşarak denize ulaşmaz.

Bir çiçek takvime bakarak açmaz.

Doğa kendi ritmine sadıktır.

İnsan ise doğanın bir parçası olduğunu unutarak makinenin ritmine uyum sağlamaya çalışmaktadır.

Ve belki de bu yüzden bu kadar yorulmaktadır.

Çünkü ruhun zamanı ile piyasanın zamanı aynı değildir.

Belki de modernitenin en sessiz cinayeti zamanı çalması değildir.

İnsanın zaman üzerindeki egemenliğini elinden almasıdır.

Artık insanlar saate bakmıyor.

Saat onları yönetiyor.

Takvim kullanılmıyor.

Takvim insanı kullanıyor.

İnsan, zamanı planladığını sanırken, aslında zaman tarafından planlanan bir hayata dönüşüyor.

Bir gün dönüp geriye baktığında ise şunu fark ediyor:

Yıllar geçmiş.

Projeler tamamlanmış.

Borçlar ödenmiş.

Çocuklar büyümüş.

Anne babası yaşlanmış.

Dostlar uzaklaşmış.

Fakat bütün bunların arasında yaşanmamış sayısız an birikmiş.

Birlikte içilmeyen çaylar…

Ertelenen ziyaretler…

Söylenmeyen teşekkürler…

Edilmeyen özürler…

Sarılınmayan insanlar…

Ve fark edilmeyen gün batımları…

İnsan bazen hayatını büyük kayıplarla değil, küçük ihmallerle kaçırır.

Belki de özgürlük, daha fazla zamana sahip olmak değildir.

Sahip olduğun zamanı gerçekten yaşayabilmektir.

Bir saati yalnızca çocuğunu dinlemeye ayırabilmek…

Bir öğleden sonrayı anne ve babanla geçirebilmek…

Bir dostun derdini acele etmeden dinleyebilmek…

Hiçbir amaç gütmeden yürüyebilmek…

Ve bazen hiçbir şey yapmadan gökyüzüne bakabilmek…

Çünkü insanı yaşatan, takvimde geçen yıllar değildir.

İçine hayat sığdırabildiği anlardır.

Belki de zamanın gerçek efendisi, her dakikasını dolduran insan değildir.

Her dakikasını hissedebilen insandır.

İdris BOZKURT

Sosyolog

 

Reklam

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?